Açık Bilim - Dr Karl ile Bilim Sohbetleri

Açık Bilim

Açık Bilim Aylık Çevrimiçi Bilim Dergisi, Avustralya Devlet Radyosu'nda yayınlanan ve Dr. Karl'a ait "Great Moments in Science" programının çeviri ve yayın hakları için izin almış ve bu cepyayını hazırlamıştır.

  • 6 minutes 53 seconds
    14: KABLOSUZ BAĞLANTINIZ MI KOPUYOR?
    Artık farklı ve yeni bir dünyaya doğru ilerliyoruz-  içerisinde hepimizin kablolu ve kablosuz olmak suretiyle bir şekilde bağlantı kurduğumuz bir dünya. Ve her geçen gün daha fazla insan  mikrodalga fırın kullandıklarında  kablosuz internetlerinin bozulduğuna şahit oluyor.


    WiFi kablosuz olarak internete giriş yapmamızı sağlayan bir araçtır. Keşfedildiği 1991 yılında, kasada ödeme sistemleri için kullanılmaktaydı. O dönemde ismi ‘WaveLAN’ olarak bilinmekteydi.  Kelimenin ‘wave’ kısmı (ing. dalga), bilginin radyo dalgaları ile taşınmasına işaret ederken, ’LAN’ kısmı ise ‘local area network’, yani yerel alan ağı anlamını taşıyor.
    Bu sistemden sorumlu olan kurum IEEE (Institute of Electrical and Electronics Engineers), yani Elektrik ve Elektronik Mühendisleri Enstitüsü önce bu tanımı değiştirerek sistemin 'IEEE 802.11b Direct Sequence' olarak tanınmasını sağlamıştır. Ancak IEEE söylenmesi çok kolay olmayan bu ifade için, Interbrand Şirketi ile işbirliği yaparak 1999 yılının Ağustos ayında yeni bir karşılık buldu; ‘WİFİ’. Bu isme ‘HiFi’ yani müzik meraklıları için yüksek ses kalitesi anlamına gelen kelimeden yola çıkarak vardılar.

    Kaynak: Kerry J (Compfight tarafından sağlandı)

    Benim Wifi ile ilk tanışmam 2000 yılında olmuştu ve o an tamamen büyülenmiştim diyebilirim (hala da öyle). ‘WiFi’ veya ‘bağlantı noktası‘ olarak bildiğimiz şey aslında sadece küçük, amansız bir radyo alıcısıdır; amansızdır çünkü 1 watt‘ın onda biri büyüklüğünde maksimum güce sahiptir. Bir radyo sinyalini yaklaşık olarak 2.45 gigahertz frekansıyla yaymaktadır. Radyo sinyali, 2.45 gigahertz sinyal taşıyıcı ile internet verisini bilgisayarınıza aktarır, ve bir anda kendinizi kablosuz bağlantı ile internette sörf yaparken bulursunuz.

    Tabii ki, bu süreç anlattığımdan biraz daha karmaşıktır.

    Birincisi, 2.45 gigahertz frekansının çevresinde yaklaşık bir düzine farklı ve sıralı (ve şaşırtıcı bir şekilde üstüste geçmiş) frekans daha bulunmaktadır. Bu demek oluyor ki, bir grup bilgisayar ve WiFi’a bağlı cihaz aynı anda birbirlerini (çok da) etkilemeden internet üzerinde sörf yapabilir.

    İkinci olarak ise, bazı WiFi cihazları (ve bilgisayarlar) bu yoğunluktan kaçmak için, birbirleriyle ,yaklaşık 5 gigahertz değerinde  olan farklı bir frekanstan iletişim kurabiliyor. Bu frekanslar mikrodalga fırının yaydığı sinyallerden etkilenmiyor. Ancak diğer bir yandan bu cihazların frekans genişlikleri diğerlerine göre daha dar.

    Mikrodalga fırının sinyallerinin neden WiFi sinyalleri ile çakıştığı konusuna geri dönersek; mikrodalga fırınlar bir yiyeceği ısıtma işlemi için yaklaşık 1.000 Wattlık güç  sarf etmektedir. Bu değer nerdeyse bir kablosuz internet erişim cihazının harcadığından 10.000 kat daha fazladır. Bu gücün büyük bir kısmı mikrodalga fırının içerisinde güvenli bir şekilde saklanmaktadır.

    Ama, internet bağlantınızın bu sistemle çakışması için ise sadece bu gücün ufak bir kısmının sızması yeterli olacaktır. Mikrodalga fırından dışarıya sızan bu azıcık güç insanlara zarar vermese bile internet bağlantınızı altüst edebilir. Sonuç olarak ulaşmak istediğiniz web sayfalarının yüklenme hızı azalır  veya bağlantınız kopma noktasına gelir.

    Teknik bir yazar olan Jim Gier, çalışmakta olan bir mikrodalga fırın ile kablosuz ağ bağlantısının çakışma durumunu belli uzaklıklardan test etti.

    Çalışır haldeki mikrodalga fırının, kendisine  30 cm uzaklıktaki bir bağlantı cihazının aktarım gücünü  %90 oranında düşürebildiği ortaya çıktı. Bu oran 2-3 metrede %75  ve  6 metre uzaklıkta ise % 60 ‘a kadar düşüyor.

    Bağlantı kuran cihaz sayısı arttıkça durum daha da kötüleşiyor. Yeri gelmişken 2.45 gigahertz frekans bandında olan ve kablosuz ağ ile çakışan bunun gibi birçok farklı cihazın olduğunu da bilmeniz gerekir.

    Telsiz telefonlar, uzaktan kumanda edilen kapı açma sistemleri, Bluetooth cihazları,
    5 January 2015, 6:22 pm
  • 7 minutes 1 second
    13: DOLUNAY DAVRANIŞLARI ETKİLER Mİ?
    Günümüzdeki kurt adam kitapları, TV dizileri ve filmlerinin hepsi 1941 yapımı Hollywood klasiği ‘Kurt Adam ‘ filmiyle uyum içerisindedir. Evet, eğer sizin de biraz meyiliniz varsa, dolunay zamanında gözü dönmüş bir kurt adama dönüşebilirsiniz.


    İngilizcede gözü dönmüşlük, delilik ve cinnet gibi anlamları içeren ‘lunacy’ kelimesi aslında antik bir kelime olup Roma Ay Tanrıçası Luna’nın isminden türetilmiştir. ‘Lunacy‘ kelimesinin bir anlamı da “ayın halleriyle ilişkili olduğuna inanılan ve belli aralıklarla ortaya çıkan delilik hali”dir.

    Bu inanç çok eski dönemlere kadar dayanmaktadır. Romalı bilimadamı ve komutan İhtiyar Plini, dolunay geceleri ortaya çıkan nemin beyinde de anormal bir şekilde rutubet yarattığını iddia ediyordu. Ona gore dolunayın insanlarda epilepsi ve deliliğe yol açmasının sebebi de buydu. Ancak İhtiyar Plini yanılıyordu!

    Kaynak: Bill Dickinson (Compfight aracılığıyla)

     

    Günümüzde bu inanç hâlâ devam etmektedir. Amerika Birleşik Devletleri’nde yürütülen bir araştırmaya göre halkın %40’ı ve akıl sağlığı uzmanlarının %80’i ayın hallerinin insan davranışını etkilediğine inanıyor. Buna rağmen bilimsel kanıtların %99’u ayın insan üzerinde hiçbir etkisi olmadığını kanıtlamış durumda.

    Ay’ın (en aydınlık) dolunaydan, yarımay, (en karanlık) yeniay ve tekrar dolunaya dönüşme süreci bir aydan kısa sürmektedir.

    Ancak kazalar, alkolizm, anksiyete, taciz, acil durumlar, kumar, depresyon, aile içi şiddet, aşırı doz ilaç alımı ve acil servis ziyaretlerini gerektirecek dikkatsizlikler (her gün olmasına rağmen) dolunayla ilişkilendirilir.

    Bu da yetmezmiş gibi, yasa dışı ilaç kullanımı, çocuk kaçırma, cinayetler, doğal afetler, cezaevi şiddeti, psikolojik rahatsızlıklar, psikiyatri kliniğine yatırılmayı gerektirecek durumlar, kendine zarar verme, silahlı saldırılar, bıçaklanmalar, intiharlar, trafik kazaları hatta yediğimiz yemek miktarı gibi bir sorumluluk merkezi aslında “insan” olan  birçok olaydan daha güya dolunay sorumlu tutulmaktadır.

    Geçtiğimiz yarım yüzyıl boyunca binlerce araştırma ve inceleme dolunayın yukarıdaki listede yer alan davranışlara olan etkisini sorgulamıştır. Nadiren de olsa yapılan araştırmalardan sadece bir tanesi ayın tam halinin davranışlarımızla ilişkili olabileceğini gösterir. Ancak araştırmaya derinlemesine bakıldığında dolunayla kesinlikle hiçbir ilişki olmadığı ortaya çıkar.

    Unutmayın ki bu bilgiler bilimsel araştırmaların sunduğu verilerdir. Yerel gazete ve televizyonlarda size sunulan verilerden farklı olabilir. Ne de olsa muhabirlerin uymak zorunda oldukları zaman kısıtlamaları ve hikâye uydurma zorunlulukları vardır; gerçeklerin, yollarına engel teşkil etmesine izin vermezler.

    Her şeye rağmen ay etkisi diye bir şeyin olduğunu kabul etmeliyiz. Akademik makalelerde incelenen insanlar modern toplumlarda yaşıyorlardır ve geceleri aydınlanmak için suni ışıktan faydalanırlar. Ancak suni ışık bulunmadan önceki zamanlarda insanlar dolunay günlerinde daha geç uyurlarmış. Sonuçta gökyüzü dolunay zamanlarında normal zamanlara göre 250 kat daha fazla aydınlık olur.

    Bu sebeple günümüzde bile, dolunay suni ışık kullanmayan toplumlar için parti, eğlence ve iyi vakit geçirme sebebi olarak değerlendirilmektedir. Bu tip toplumların hayatı dolunay çevresinde gelişir ve bu dönemlerde genellikle kalabalık olunduğundan talihsiz olayların olma sıklığı da artmaktadır. Daha çok insan, şüphesiz daha çok insan eylemi demektir.

    Fakat günümüz modern toplumunda insanların delirmesi, hastane acil servislerinin tıklım tıklım dolması veya kişilerin kendilerine zarar vermesi dolunayla ilişikilendirilebilir mi sizce? Hayır! Somut kanıtlar gösteriyor ki bu olayların dolunayla ilişkisi yoktur.

    Bu varolmayan dolunay etkisiyle ilgili ortaya atılan bir teoriye göre, ayın dalgalar üzerinde büyük bir etkisi vardır,
    3 December 2014, 8:31 pm
  • 6 minutes 57 seconds
    12: SOĞAN DOĞRAMAK GÖZYAŞIYLA SONLANMAK ZORUNDA DEĞİLDİR
    Son birkaç bölümdür, üç farklı gözyaşı türü ve üç farklı ağlama çeşidi üzerine konuşuyordum. O halde artık soğan doğrarken neden ağladığınıza değinebiliriz.

    Biz insanlar, soğan bitkisini 7000 yıldır yetiştirmekteyiz.  Mısırlılar, küresel şekli ve iç içe sarılı dairesel katmanları sebebi ile soğanın evreni ve sonsuz yaşamı simgelediğine inanırlardı.


    4. Ramses’in mumyasının göz boşluklarında soğanlar bulunmuştur.

    Kaynak: iStockphoto

    İngilizcesi "onion" olak soğan isminin kökeni muhtemelen Latince “bir” (1 sayısı) anlamına gelen unus tur.

    Bugün soğan dünyanın tüm mutfaklarında ve tariflerinde çok yaygın olarak kullanılmaktadır.

    Peki, soğan gibi bir bitki neden tahriş edici kimyasallar üretir?

    Cevabı şudur: hayvanlar tehlikeden uzaklaşmak için hareket edebilirken, bitkiler hareket edemezler. Böylece soğan, aç otoburları kendinden uzak tutabilmek için tahriş edici kimyasallar üretmek üzere evrilmiştir. (E.N: Zira o bir meyve değil, köktür)

    Şu da var ki, bir mantar türü, bu durumu soğan aleyhine çevirmeyi başarmış ve soğanın ürettiği tahriş edici kimyasalın izini sürmenin yolunu bulmak üzere evrilmiştir. Soğanı bulur ve saldırır, çünkü bu kimyasal mantarı rahatsız etmez.


    Ama çoğu durumda, tahriş edici kimyasal görevini yerine getirir ve otoburu bitkiden uzak tutar.

    Bir soğan kesildiğinde veya kırıldığında hücreleri parçalanır ve saçılır. Ardından 3 aşamalı bir kimsasal süreç meydana gelir. Son aşama rahatsız edici, uçucu ve sülfür içeren bir gazın havaya salınmasıdır. Sülfür, yetişmesi esnasında soğan tarafından kökleri aracılığı ile emilip hücrelere alınmıştır.

    İlk aşamada, hücrelerin kesilip parçalanmaları, “allinase” adlı enzimin salınmasını sağlar.

    (Bu arada, soğan oldukça büyük hücrelere sahiptir. Bu hücreler basit bir mikroskop kullanılarak kolayca gözlenebilirler.  Bu yüzden soğan bıçakla doğranırken büyük ihtimalle bıçak hücre aralarına değil, hücrelere denk gelir ve hücreleri parçalar veya onlara hasar verir.)

    Daha sonra, allinase enzimi “1-propenil-L-sistein sülfoxid” adlı bir diğer kimyasalla tepkimeye girerek, bir üçüncü kimyasal oluşturur: 1-propenilsülfenik asit.

    (Kimyasalların isimlerine pek takılmasanız da olur. Başka isimlere de sahipler ama ben Nature dergisinde kullanılan isimlerini kullandım.)

    Üçüncü aşamada, bu kimyasal tahriş edici bir gaz olan propantial S-okside  dönüşür. Bu kimyasalın diğer adı lakrimatori faktördür. Gözlerinizin yaşarmasına sebep olan bu kimyasaldır.

    Bu kimyasal, gözü kaplayan ve konjonktiva adı verilen zara temas ettiğinde, konjonktiva üzerinde bulunan sinir uçları tahriş olurlar. Bu sinirler beyne, gözyaşı bezlerinin yaş üretmelerini sağlayacak sinyaller gönderirler.

    2002 yılında, Japon bilim insanları, soğanın biyokimyası hakkında şaşırtıcı bir şey keşfettiler. Buna göre gözlerimizin yaşarmasına sebep olan kimyasal işlem ile soğana tadını veren kimyasal işlem farklıydılar.

    Aralarında krosover meydana gelse de çoğunlukla birbirlerinden ayrıdırlar. Bu bilgiden yola çıkarak, soğanın genetiği ile oynayarak göz yaşartıcı etkiye sahip olmayan ama tüm diğer özellikleri ile normal bir soğanı andıran bir soğan üretilebileceklerini düşündüler.

    2008 yılınca, Yeni Zelanda merkezli Tohum ve Gıda Araştırma Enstitüsü ise bu fikri gerçekleştirdi. Soğandaki göz yaşartıcı geni baskılayarak, yeni soğanın tipik bir soğan tadına sahipken, doğrarken gözlerinize batmamasını sağladılar.

    Araştırmaya katılan bilim adamlarından Dr. Colin Eady, göz yaşartmayan soğanın raflarda yerini alması için 10-15 yılın geçmesi gerektiğini de söyledi.

    Peki can yakmayan soğan piyasaya sürülene kadar geçici olarak neler yapabiliriz?

    Bir: Keskin bir bıçak kullanın.
    4 May 2014, 6:17 pm
  • 7 minutes 5 seconds
    11: AĞLAMA TEORİLERİ SİZİ GÖZYAŞLARINA BOĞACAK
    Bir önceki çok önemli konumuz, soğan doğrarken neden ağlamadığımızdı. O yazımızın başında ağlamanın tarihinden ve göz boşuklarımızdaki 3 bezin, 3 farklı kimyasal yapıdaki gözyaşını nasıl ürettiklerinden bahsetmiştik.

     

    Kaynak: D. Sharon Pruitt (Compfight tarafından sağlandı)

    Bu 3 farklı gözyaşının ilki, göz yuvarlağımıza yapışıp tutunmada iyiydi. İkincisi çoğunlukla sudan oluşuyor ve protein, antibiyotik ve mineraller bakımından zengindi. Üçüncüsü ise daha yağlı ve gözyaşı tabakasındaki nemin buharlaşıp gitmesini önleyici bir yapıdaydı.

    Rastlantısal olarak, 3 farklı gözyaşı sıvısı bulunmakla birlikte, 3 farklı ağlama türü bulunmaktadır. Ağlama türlerini, sebeplerine göre sınıflandırırız.

    Bunlardan ilki normal, koruyucu nitelikteki temel (bazal) gözyaşlarıdır. Mikroskopik boyutlardaki bir toz tanesi göz yuvarlağınıza konduğunda, bu tür gözyaşları salgılanır ve tozu uzaklaştırır. Bu koruyucu gözyaşları genel olarak göz yuvarlağını nemli tutar ve korur.

    İkinci olarak, refleks gözyaşları vardır. Daha büyük boyutlardaki taneciklere, gazlara ve çok parlak ışık gibi diğer tahriş edici etmenlere karşı salgılanırlar. Ayrıca, çok acı bir şey yediğinizde de ortaya çıkarlar.

    Son olarak ise, psikolojik de diyebileceğimiz, duygusal değişim sonucu ağlama sırasında ortaya çıkan göz yaşlarımız gelir. Bu ağlama türü insan türüne özgüdür. Üzücü veya mutluluk verici durumlarda ortaya çıkabildikleri gibi, öfke, hüsran, vicdan azabı, sizi ağlatmak için özellikle çekilmiş film sahneleri ve benzeri yoğun duygusal durumlarda da salgılanırlar.

    Yaygın olarak iddia edilir ki, duygusal gözyaşları 3 kimyasal maddeyi de daha büyük oranda içerir.

    Ancak, bu  araştırma 1980’lerin başında biraz yetersiz ekipmanla yapılmıştı; son dönemlerde çok daha hassas ekipmanlarla yapılan araştırmalar durumun pek de öyle olmadığını göstermiştir.

    Adı geçen bu 3 kimyasal, prolaktin (süt üretimiyle ilgili bir hormon), ACTH (Stres ile ilgili bir hormon) ve lösin enkefalindir (yapısal olarak morfin ile benzeşen doğal bir ağrı kesici).

    Duygusal ağlama çok özel bir olaydır. Bebekler, çocuklara göre daha sık ve daha uzun ağlarlar. Çocuklar yetişkinlerden çok, kadınlar ise erkeklerden daha çok ağlarlar.

    Şu bir gerçektir ki, hepimiz geceleri ve soğuk iklimlerde daha çok ağlarız. Anne ve babalar, bebeklerin ağlamasına çok daha hassas iken, çocuk sahibi olmayanlar daha fazla kayıtsız kalırlar hatta farkına bile varmazlar.

    Batı toplumunda, doğum, düğün ve cenazeler ağlamanın genel kabul gördüğü olaylardır.

    İnsanların duygusal sebepler yüzünden neden ağladıklarına ilişkin bir çok teori bulunmakta, fakat hiçbiri tüm cevapları bize sunmamaktadır. Bu teoriler, göz boşluklarımızdaki gözyaşı bezlerinin neden beynimizdeki duygusal merkezlere bağlı olduklarını açıklamaya çalışırlar.

    İlki, toksinlerden kurtulma teorisidir. Bu teori, toksinlerden arınmak için gözyaşı salgıladığımızı iddia eder.

    Bu teoriyle ilgili ilk problem, ağlamanın vücudumuzdan madde atımı için verimsiz bir yöntem olmasıdır. Örneğin, bağırsak çok daha fazla maddeyi vücuttan uzaklaştırmamızı sağlar. İkinci problem ise, iddia edilen toksinlerin aslında vücuttan atılmıyor oluşudur. Gözlerimizin alt-iç tarafındaki minik delikler fazla gözyaşının geniz ve burun yollarına taşınmasını sağlar. Burada gözyaşları mukus zarına konar ve pekala tekrar emilip vücudumuza katılırlar.

    Bir diğer ve biraz daha iyi teori ise ağlamanın bir iletişim metodu olduğunu ileri sürmektedir. Bebekler ve henüz konuşamayan çocuklar iletişim kurmak için muhakkak ağlarlar. Gözyaşları, ebeveynlerine birşeylerin eksik veya yanlış olduğunu ve hemen harekete geçip bir şeyler yapmaları gerektiğini anlatır.

    Ancak biz yetişkinlerin ağlaması, çok kırılgan ve hassas bu anımızı diğer insanlara gösterm...
    2 February 2014, 9:50 pm
  • 7 minutes 1 second
    10: GÖZYAŞLARI HAYATIN ACI GERÇEĞİ
    Yemek hazırlarken soğan doğradığımızda, gözlerimizden o tuzlu su damlacıkları (diğer bir deyişle “gözyaşlarımız”) neden süzülür? Ve bu taşan su damlacıkları neden üzgün olduğumuzda da ortaya çıkarlar? Peki neden insanlar  duygudurumlarının sonucu olarak gözyaşı akıtan tek hayvandır? Ve bu duygusal ağlama durumu bizi daha iyi hissettirir mi?


    [Powerpress]

    Modern insan topluluğumuzda ağlama olayı doğum, ölüm ve evlilik gibi ender, ulvi olaylar sırasında gerçekleşebiliyorken en sıradan bir hadise sonucunda da, örneğin oldukça önemsiz bir kavga sırasında bile gerçekleşebilir.

    Bilimsel literatür okumanın en eğlenceli taraflarından birisi de temel kavramların tanımlarına göz atmaktır (gerçekten, bu bir şaka değil). Bu yüzden işe ağlamayı tanımlama ile başlayalım.

    1993’te , Vikram Patel’den alıntılarsak: “Ağlamak, göz yapısında bir tahriş olmaksızın gözyaşı bezlerinden sıvı salgılanması olarak tanımlanabilen karmaşık salgı-motor (secretomotor) bir tepkidir. Ağlamak; sıklıkla, yüz ifadesini oluşturan kaslardaki değişimler, içgüdüsel sesler ve bazı durumlarda hıçkırıkla birlikte ortaya çıkar, yani çırpınırcasına nefes alıp verme ve solunum ve gövde kaslarındaki kasılma refleksi eşlik eder."

    İşte şimdi ağlamanın tanımını öğrenmiş olduk.

    İnsanlık tarihinin büyük bölümünde, başka insanların bulunduğu ortamlarda ağlamak gayet normal olarak bilinirdi. Ta ki sanayi devrimine kadar. Halbuki eski zamanlarda, Yahudi, Yunan ve Romalılar cenazelerde ağladıklarında gözyaşlarını içlerine akıtmak için gözyaşı şişeleri kullanırlardı. Bu küçük şişeler daha sonra bir anma ve saygı ifadesi olarak ölen kişi ile birlikte gömülürdü.

    Gözyaşı şişesi (Kaynak: http://chapelofhopestories.com)

    Eski zaman düşünürleri, duygusal ağlamayı anlamaya çalışmışlardı. Hipokrat, ağlamanın beyinde bir şekilde problem yaratan aşırı mizahın güvenli bir biçimde beyinden atılmalasını sağladığını düşünmüştü. Aristo ağlamanın, aklı baskılanmış duygulardan arındırdığını yazmıştı. Romalı şair Ovid ise “Ağlamak rahatlamaktır, böylece keder doyurulur ve gözyaşları ile birlikte dışarı atılır” diye yazmıştı. Assisi’li Aziz Francis görünüşe göre çok fazla ağlamaktan kör olmuştu.

    1579’da yapılan ve psikoloji bilgisinden yoksun bir açıklamaya göre ise “Beyin sıkıştırıldığında, çok fazla miktarda gözyaşı akıtılmasına sebep oluyor”du.

    Rönesans Avrupa’sında, cadı veya kurtadam olmasından şüphelenilen insanlara istek üzerine ağlamaları emredilirdi. Ağlayamadıklarında ise suçlu bulunur ve öldürülürlerdi.

    Darwin ise şöyle yazmıştı: “Ağlamak, aşırı duygusal durumlardan dolayı  kan dolarak genişleyen gözler için rahatlama sağlayan bir olaydır”

    Bugün ortaya çıkmıştır ki, gözlerimizden süzülen yaşların üç çeşidi vardır.  Ağlama eylemi de birbirlerinden bir hayli farklılık gösteren üç biçimde meydana gelir.

    Öncelikle, gözyaşları.

    Gözyaşları, her zaman olmasa da çoğunlukla göz boşluğunun üst-dış köşesinde üretilir. Alt-iç köşede ise boşaltma noktaları (0,3 mm çapında minik borular) bulunur. Bu düzenleme şu anlama gelir: Gözlerimiz, gayet etkili bir çapraz-akışlı yağlama sistemine sahiptir.

    Her iki boru gözyaşını burna ve ordan da ağzımızın arka tarafına boşaltır – ağlarken bazen genizimizde farklı bir tat almamımızın sebebi budur.

    Göz kırpma ise yaşların göz yuvarlağına eşit miktarda yayılmasına yardımcı olur aynı zamanda fazlalık yaşları da boşaltım borularına doğru hareket ettirir. Her kırpma 0,3 ile 0,4 saniye arasında sürer ve her 2 ila 10 saniye arasında bir göz kırparız. Böylelikle hesaplarsak hayatımız boyunca ortalama yedi yılı kırpılmış gözle geçirdiğimiz ortaya çıkar.

    Göz yuvarlağımızı çevreleyen gözyaşı zarı içinde 3 tip sıvı bulunmaktadır. Bu sıvılar üç farklı bez tarafından üretilmektedir.

    İlk olarak,
    10 February 2013, 10:01 pm
  • 5 minutes 58 seconds
    09: TEMBEL GÜNEŞ BİR GÜBRE YIĞINININDAN DAHA AZ ENERJİKTİR
    Güneş gezegenimiz için gerekli temel hayat ve enerji kaynağıdır, ayrıca efsane olmuş bir kaç yanlış inancın da merkezinde yer alır. İşte bunlardan ikisi:


    Birincisi, çoğumuzun bildiği gibi Güneş, enerjisini oluşturmak için nükleer yanma yapar ve biliriz ki nükleer bombalar küçücük kütlelerinden muazzam miktarda enerji yaratırlar. Peki ya ağırlıklarını kıyaslayarak düşünecek olursak, güneş nasıl olur da arka bahçenizdeki gübre yığınından daha az enerji ortaya koyar?

    Güneş her saniye, 620 milyon ton hidrojeni yakar ve yaklaşık 616 milyon ton helyuma dönüştürür. (Kaynak: NASA/JPL-Caltech)

    İkincisi, ışığın çok hızlı seyahat ettiğini çoğumuz biliriz. Işığın her saniye 300.000 kilometreye yakın mesafe aldığını belki bilmesek de, çoğumuz biliriz ki ışık çok, ama çok hızlıdır. Peki ama nasıl oluyor da, ışık Güneş’in derinliklerinde oluşturulduktan sonra, yüzeye gelene kadar saniyede çeyrek milimetre ilerleyecek yavaşlıkta sürünür?

    İlk olarak, Güneş’in gübre  yığınından daha az enerjiye sahip olmasıyla ilgilenelim.

    Güneş yaklaşık 150 milyon kilometre uzakta kaynayan sıcak bir gaz topudur. Kudretli bir canavar gibi, 11,5 saniye içerisinde küçük gezegenimizin bir gündeki tüm dünyevi enerji ihtiyacını karşılayacak kadar enerji yollar. Güneş her saniye, 620 milyon ton hidrojeni yakar ve 616 milyon ton helyuma dönüştürür. Arada 4 milyon ton kayıp var. Bu kayıp 4 milyon tonun, 3 milyonu Einstein'ın meşhur “E=mc²” eşitliğine itaat ederek enerjiye (ısı, ışık vb) dönüşür. Ve bir milyon tonu, bu zonklayan sıcak gaz topundan, protonlar ve elektronlar gibi yüksek enerji yüklü parçacıklar olarak dışarı püskürür.

    Şimdiye dek Güneş’te ne kadar kütlenin yanmış olduğunu ele alalım. Güneş 4,7 milyar yıl yaşında, ömrünün ortalarındadır. Bu zamana kadar, Dünya kütlesinin 100 katına eşdeğer kütle yakmıştır. Fakat Güneş devasadır, kütlesi Dünyanın 330.000 katıdır. Bu yüzden Dünya’nın 100 katı kadar bir kütle devede kulak kalmaktadır.

    Bu hidrojenin nükleer yanışı Güneş’in her yerinde vuku bulmaz ,%99’u Güneş’in merkezi mahalinde gerçekleşmektedir. Merkezi çekirdek, 16 milyon°C civarında bir sıcaklığa sahiptir, ve altın veya kurşundan 10 kat daha fazla yoğundur. Çekirdek kabaca Dünya’dan 25 kat daha büyüktür. Sıcaklık ve yoğunluğun bu aşırı şartları altında, bir hidrojen atomu ile başka bir hidrojen atomunun çarpışması tek bir helyum atomu oluşturur ve büyük miktarda enerji açığa çıkar.

    Güneş'in çekirdek çıkış gücü metreküp başına 276,5 Watt'tır. Bu nerdeyse üç adet eski 100Wlık ampule eşdeğerdir. Buna güç/hacim bazında bakarsak, vücudunuzun yaydığı takribi 100W güçten çok daha azdır, ve neredeyse bir gübre yığını kadardır.

    Nasıl bu kadar çok düşük olabilir? Sonuçta, nispeten küçük bir hidrojen bombası olan American W88’in patlayıcı gücü yarım milyon ton TNT’den biraz azdır ve itilebilen tekerlikli bir çöp kutusundan küçük bir hacme sığar. Yani, Güneş eğer nükleer yanma yapıyorsa, nasıl olur da hacim bazında bir hidrojen bombasından daha az enerji üretir?

    Cevap şaşırtıcıdır. Güneş hidrojen atomlarının nükleer yanmasına sebebiyet veriyor, fakat çok nadiren. Ne kadar nadiren? Ortalama olarak herhangi bir hidrojen atomu beş milyar yılda bir kez başka bir hidrojen atomuna denk gelecektir. Güneş’in çekirdeği nükleer yanmayı sağlar, fakat nadir reaksiyonların gerçekleştiği alanlar çok seyrektir. Şanslıyız ki, Güneş’in çekirdeği devasadır, böylece bir gübre yığını kadar kuvvetli olsa bile gezegenimizi sıcak tutacak yeterli enerjiye sahiptir.

    Artık Güneş’in ne kadar tembel olduğunu bildiğimize göre, bizler için yarattığı ışığın ne kadar yavaş olduğuna da gelecek sefer değinelim.

    Çeviren: Hami Gökhan Teker; Seslendiren: Tevfik Uyar; Müzik: Zamanusta (Kararlı Denge) - Telif hakkı: © Karl S. Kruszelnicki (DrKarl.com); Bu bölümün özgün metni
    3 February 2013, 10:04 pm
  • 7 minutes 3 seconds
    08: KUZEY KUTBU’NDAKİ ERİME DOĞAL KAYNAKLI DEĞİL
    Kuzey Kutbu’ndaki (Arktik) buzun erimesi her geçen gün daha kötüye gidiyor. Buzun hacmi yıl boyu değişkenlik gösterir, kış ortasında zirveye yükselir ve genelde Eylül ayı gibi, yani yaz sezonu minimum seviyeye geriler.




    Son 1400 yılda, her Eylül ayında arta kalan Kuzey Kutbu buzul hacmi neredeyse sabittti. Ancak 1980'den beri bu buzun % 80’ini kaybetmiş durumdayız.

    Bir konuyu anlamamız lazım ki, o da 4,7 milyar yıldır ısıma ve soğuma anlamında birçok iklimsel doğal döngü olmuştur. Günümüzde Kuzey Kutbu’nda oluşan hadise doğal kaynaklı iklimsel döngü değildir,  biz insanların son yüzyılda yaktığımız fosil yakıtlarla birlikte bir trilyon tondan fazla karbonu atmosfere göndermemizin sonucudur.

    Pekala, nedir bu doğal döngüler?  Onlardan pek çok vardır. Hadi bunlardan biri olan Milankovitch döngülerine bakalım. Bu döngüler Dünya ve onun Güneş çevresindeki yörüngesi ile alakalıdır. Üç ana Milankovitch döngüsü vardır. Bunların her biri, Dünya'nın ne kadar güneş radyasyona maruz kalacağını, ve bu radyasyonun buza, karaya veya sulara ne zaman düşeceğini etkiler.

    İlk Milankovitch döngüsü şudur; Dünya'nın yörüngesi nerdeyse dairesel bir formdan hafifçe eliptiğe kayar. Bu durum 100.000 yıllık bir döngüde gerçekleşir. Dünya, Güneş’e yakınlaştığı zaman daha fazla ısı enerjisi alır, uzaklaştığında ise daha az. Şu anda Dünya'nın yörüngesi “nerdeyse dairesel” ve “hafif elips” arasındadır. Yani her takvim yılında Güneş'e olan mesafe değişimi yaklaşık 5,1 milyon kilometredir, bu da Dünya'ya varan güneş ışınımının % 6,8'lik bir fark göstermesine sebep olur. Dünya’nın yörüngesi en yüksek eliptikliğe kavuştuğu zaman, yerküreye varan güneş ışınımında % 23'lük fark oluşacaktır.

    Gezegenimize varan güneş radyasyonunu etkileyen ikinci Milankovitch döngüsü ise, Dünya'nın kuzey-güney yönünde yatan dönüş ekseni ile Dünya’nın güneş etrafında dönerken üzerinde bulunduğu düzlem arasındaki eğimdir. Bu eğim ise dikeyde 22,1º ile 24,5º arasında oynar. Bu döngü 41.000 senede bir tekrarlanır. Günümüzdeki konumumuzdan bahsedersek, kabaca ortalarda bir yerdeyiz -dikeyden 23,4º açıyla eğik durumdayız ve 22,1º ye doğru ilerliyoruz. Yaklaşık 11.800 yılında en düşük seviyeye ulaştığımızda, genel eğilim her iki yarımküre için de yazın daha az güneş ışınımına maruz kalma yönünde olacak iken, kışın daha fazla güneş ışınımı alacak ve genel olarak hafif bir serinleme olacaktır.

    Gezegenimizin güneş ışınımından ne kadar etkileneceğini etkileyen üçüncü Milankovitch döngüsünün anlaşılması biraz daha zordur. Buna ‘eksen sapması’ denir. Dünyamız Güneş etrafında dönerken, kuzey-güney yönelimli dönüş ekseni, dikeyde gerçekleştirdiği 22,1º ile 24,5º arasında sallanmaktan fazlasını yapar. Aynı zamanda —çok yavaş dönen devasa bir topaç gibi— döner gövdenin dönme eksenin savrulmasıyla çizilen 360º daireyi tarar, ve bu 26.000 yıl sürer. Böylece 4 Ocak’ta Dünya Güneş’e en yakın olduğu zaman,  Güney Kutbu (yani Antarktik)  Güneş’e doğru yönelmiştir.

    Şartlar şu an eşit olsa, güney yarımküre daha sıcak bir yaza sahip olur, çünkü daha fazla güneş ışınımına maruz kalır, fakat altı ay sonra daha soğuk kışlara sahip olur. Ve buna karşılık, kuzey yarımküre ise daha ılık bir kış ve serin bir yaza sahip olacaktır.

    Elbette “her şey” eşit değildir. Kuzey yarımkürede daha fazla kara parçası vardır, güney yarımküre ise daha fazla okyanusa sahiptir. Kuzey Kutbu, su üzerinde yüzen ve arazi ile çevrelenmiş buzdan oluşur. Güney Kutbu ise tam tersidir — sularla çevreli kara parçası üzerinde oturan buzdur. Bunların ne kadar karmaşık olduğunu görüyorsunuz, değil mi?

    Şu an içinde bulunduğumuz döngü içerisinde, son üç milyon yıldır mükerrer buzul çağları yaşandı. Bir buzul çağı sırasında buzulun kalınlığı üç kilometre olabilir ve hemen hemen tüm Kanada’yı kaplayabilir. Sibirya ve Avrupa'ya yayılabileceği gibi,
    27 January 2013, 10:14 pm
  • 6 minutes 29 seconds
    07: GÜNDE SEKİZ BARDAK SU İÇMENİZ GEREKLİ Mİ?
    Anlaşılan o ki, her yerde gördüğümüz su şişeleri, çoğu insanın hayatının önemli bir parçası. Sanki yaşam veren şişelenmiş su olmasa, insanlar susuzluktan ölecekler, kavrulacaklar ve bir sonraki rüzgarla uçup gidecek toz yığınına dönecekler. Herkesten "günde en az sekiz bardak su içmelisin" öğüdünü duyarsınız.





    Bu öğüt New York Times'ta bir sağlık köşesinde ortaya çıktı ve popüler basındaki çoğu yazar tarafından da yayınlandı. Hatta Kaliforniya Los Angeles Üniversitesi'nin bir broşüründe önerdiği şey şuydu: "Yanınızda bir şişe su taşıyın. Derste otururken sık sık için..."

    "Günde sekiz bardak su için" hikayesinin sac ayaklarından biri, kronik olarak su kaybediyor olmamız, ve fakat vücudumuzun bizi susuz hissettirerek düzeltecek kadar hassas olmaması. Fizyolojik açıdan bakarsak, bu tam bir saçmalık.

    New Hampshire'daki Darthmouth Tıp Fakültesi Fizyoloji Departmanı'ndan Henry Valtin günde sekiz bardak su içmeyi destekleyen bilimsel kanıtları aramak için yola çıktı. Modern elektronik veri tabanlarındaki hakemli dergilerde ve eski basılı eserlerde arama yaptı. Buna ilaveten "susama" ve "sıvı tüketimi" üzerine uzmanlaşmış beslenme uzmanlarına da danıştı. Tüm bu araştırmaları sırasında günde sekiz bardak su içilmesi gerektiğini destekleyen tek bir kanıta ulaşamadı.

    Kanıt yokluğuna rağmen, tipik tavsiye şu şekilde: "Çoğu uzmana göre, masa başı işi yapan çalışanların günde en az sekiz bardak su içmesi gerekiyor. Bu da  televizyon karşısında yiyip, içip, şişmanlayan ortalama bir insan için Amerikan standartlarında okkalı bir 'yarım galon' anlamına geliyor. "

    Metrik sistemi kullanan ülkelerde, sekiz bardak su yaklaşık 1.9 litreye tekabül ediyor. Ancak hangi sıvıyı tükettiğiniz önemli mi? İlla ki saf su olmak zorunda mı, yoksa çay ve kahve de buna dahil mi?

    Ve en önemlisi bu öneri nereden geliyor?

    1945 yılında, Ulusal Araştırma Konseyi'ne bağlı Birleşmiş Milletler Gıda ve Beslenme Kurulu'nun yazdığı gibi: " Erişkinler için çoğu durumda gündelik uygun sıvı tüketim miktarı 2,5 litredir. Bu miktarın çoğu hazırlanmış gıdalarda ihtiva edilmektedir." Evet, işte bu, ihtiyaç duyduğunuz suyun çoğunluğu zaten yediğiniz yemeğin içinde. Görünüşe göre, bu son mühim cümle, yani "Bu miktarın çoğu hazırlanmış gıdalarda ihtiva edilmektedir." cümlesi göz ardı ediliyor.

    Cesur olalım ve bazı rakamlara bakalım. Ilıman bir iklimde yaşayan erişkin bir insan, vücuduna her gün yaklaşık iki buçuk litre su alıyor ve daha sonra bunu dışarı boşaltıyor.

    Çoğu zaman, bu rakamın 1.220 mililitresi bir çeşit sıvıdan ve 1.000 mililitresi de su ihtiva eden gıdalardan sağlanır.Vücudunuzun içinde, "metabolik su" diyebileceğimiz, 300 mililitrelik suyu da kendimiz üretiriz. Bu şekilde vücudumuza günde 2.520 mililitre su girer.

    Bu suyun 1.520 mililitresini idrarınız ve 100 mililitresini dışkınızda kaybedersiniz. Bu rakamlara bir de 900 millitrelik "farkına varmadığımız" (yani terleme ve nefes alıp verme ile kaybettiğimiz su) kayıpları da katarsanız, toplamda 2.520 mililitrelik suya varırsınız.

    Genelde, bol su içmekte bir kötülük yoktur. Şu da var ki, "aşırı" su içerseniz, işte bu ölümcül olabilir. Ocak 2007'de, üç çocuk annesi Jennifer Strange, Sakramento, Kaliforniya'daki KDND-FM isimli bir radyo istasyonunun yarışmasına katıldı. Tuvalete gitmeden en çok su içen kişi bir Nintendo Wii oyun konsolu kazanacaktı. Neredeyse 7.5 litre su içen Jennifer, beyninde yaşadığı aşırı şişme sebebiyle hayatını kaybetti. Birkaç saat içerisinde günde normalde tükettiğinin üç katını içmişti.

    Diğer taraftan bazı çalışmalar gösteriyor ki, çok su içmek mesane ve kolon kanseri, idrar yolu enfeksiyonları ve böbrek taşı vakalarını azaltıyor.

    Doğru dengeyi tutturmak bu kadar zor mu? Harvard Erkek Sağlığı Yayını'nın (Harvard Men's Health Watch) yazdığı gibi: "Yağ ve lifli gıdaların ...
    20 January 2013, 10:30 pm
  • 6 minutes 28 seconds
    06: KÖK HÜCRELERİ NİYE NOBEL ALDI?
    Geçen defa değişik kök hücresi türlerinden, embriyonun kök hücrelerinin vücudunuzdaki tüm hücreleri nasıl oluşturduğundan ve 2012 yılı Nobel Ödülü'nün bu alanda araştırma yapan iki bilim adamına verildiğinden bahsetmiştim.





    1960’lardan önce zannediyorduk ki, bir kök hücresi mesela bir deri hücresine bir kere dönüştü mü artık hep deri hücresi olarak kalır. Erişkin bir hücreyi pluripotent bir kök hücresine dönüştürmenin bir yöntemini bulsak, araştırmalar için embriyo bulmaya gerek kalmayacaktı.

    Şinya Yamanaka (Fotoğraf: Jun Sella / Flickr)

    John B. Gurdon, daha öğrenciyken, bunu yaptı. Döllenmiş bir kurbağa yumurta hücresinden çekirdiğini camdan bir pipet ile çıkardı. Daha sonra bir iribaşın bağırsaklarından birkaç hücre aldı, yine camdan bir pipet ile çekirdeğini çıkartıp bunu önceden boşalttığı yumurta hücresine aktardı.

    O çekirdek gelişkin bir iribaşınki olmakla birlikte, nasıl olduysa hücrenin saati başa sardı ve bağısaktan gelen DNA, normal bir iribaşın gelişme ve büyümesini sağladı. (Bu arada buna “klonlama” deniyor.) Gurdon, elindeki artık özelleşmiş olan erişkin bağırsak hücresini, bir şekilde bir iribaşın ihtiyaç duyacağı her tür hücreye geri dönüştürmüştü. Doktorasını 1960’ta aldıysa da araştırmasını ancak 1962’de, bağısaktaki DNA’nın normal kurbağaların oluşmasına yol açtığından emin olduktan sonra yayınladı.

    Dolly adlı koyunu duymuşsunuzdur, 1996 doğumlu, ilk klonlanan hayvan. Burada da bilim insanları benzeri bir iş yaptılar, özelleşmiş bir hücrenin DNA’sını, döllendikten sonra DNA’sı atılmış bir embriyoya aktardılar. Bu sefer bağırsak hücrelerini değil, meme bezi hücrelerini kullandılar - Koyunun adı da buradan geliyordu, Country şarkıcısı Dolly Parton’ın adından. Bu teknik kurbağalar ve amfibiler için zaten zorken memeli hayvanlar için daha da zorluydu: Bu yüzden Dolly’nin doğması 35 yıl aldı - Unutmadan, Dolly, 277 deneme içindeki tek başarıydı.

    2012 Nobel Tıp veya Fizyoloji Ödülü'nü kazanan diğer bilim insanı ise Dr. Şinya Yamanaka. Yamanaka, erişkin hücreleri pluripotent kök hücrelerine dönüşecek şekilde programlamayı başardı. Ama bunun için camdan pipet değil, genler kullandı.

    Öyle genler var ki, embriyonik kök hücrelerinin diğer hücrelere dönüşmesini önlüyor. Bu genleri önce ehlileştirilmiş virüslere yerleştirip sonra o virüsleri yaşayan hücrelere musallat ederek canlı hücrelere aktarabiliyoruz.

    Dr Yamanaka 2006’da farklılaşmış deri hücrelerine bu genlerden 24 tanesini bulaştırdı, ve bir baktı ki bu farklılaşmış deri hücreleri artık aynı embriyonik kök hücrelerine benziyor.

    Ama Dr. Yamanaka bu genlerin pluripotent kök hücrelerini meydana getiren özgül dörtlü bileşenini bulana kadar çok çalıştı. Bu genlerin, memelilerin döllenmiş yumurtalarının zamanında henüz özelleşmeden, farklılaşmamış olarak kalmak için kullandıkları genler olduğu neredeyse muhakkak.

    Canlı hücrelere virüs bulaştırmanın bazı muhtemel sakıncaları var, o yüzden şimdilerde DNA’yı değiştirmeden bunu becerecek yöntemler üzerinde çalışılıyor.

    Bu pluripotent kök hücreleri, düzinelerce değişik türünün bir hücre bankasında saklanmasıyla yüzlerce değişik hastalığın tedavisinde kullanılabilir. Her seferinde kişiye özel hücreleri sıfırdan hazırlamaktansa, kullanıma hazır hücreleri depoda hazır bulundurmak hem para hem de zaman tasarrufu sağlayacak. Japonların kalıtım bilgisi birbirine çok benzediğinden, 75 tür hücrenin toplumun yüzde 80’inin tedavisine yeteceği tahmin ediliyor. Bunun için Yamanaka’nın hedefi 2020 yılı.

    O vakte kadar, bu hücreleri laboratuvarda tabaklara koyup gözleyeceğiz. Böylece artık sinir, kalp ve karaciğer hücrelerini etkileyen hastalıkların nasıl meydana geldiğini anlamaya başlayabileceğiz. Fibroblast adlı hücreleri sinir ve kalp hücrelerine çevirdik bile. Belki de Parkinson hastalığı ya da tip 1 şeker hastalığındaki gib...
    13 January 2013, 10:01 pm
  • 6 minutes 27 seconds
    05: NEDİR BU KÖK HÜCRELERİ?
    Kök hücreleri: George W. Bush’un sevmediği hücreler. Öyle ki, “Hür Dünya’nın liderliği”ni yaptığı sekiz yıl boyunca oğul George Bush embriyonik kök hücrelerinin kullanıldığı araştırmalara federal devletin desteğini kısıtlamak için elinden geleni ardına koymadı. 2012’de ise kök hücresi araştırmalarına Nobel Tıp Ödülü verildi.


    Peki, kök hücreleri nedir ve neden bu kadar fırtına koparıyor?

    Önce kök hücrelerinin ne olduğuna bir bakalım.

    Kök hücrelerinin iki harika özelliği var. Bölünüp kendileriyle aynı hücreler oluşturmakla kalmıyor, başka tür hücreler de meydana getirebiliyorlar. Bu arada, vücudunuzdaki birkaç yüz hücre türünü, meselâ karaciğer, kalp, kas, böbrek hücrelerinin hepsini kök hücreleri meydana getiriyor.

    Kök hücrelerinin beş türü var:

    Fare beyninde yeşil renge boyalı ve okla işaretlenmiş kök hücreleri (Fotoğraf: JCB)

    Birincisi totipotent kök hücreleri ki bu hücreler, bütün bir canlı bireyi, meselâ bir bebeği oluşturmak için gereken her hücre türüne dönüşebilir. Yani bir yumurtayla bir sperm, döllenmiş yumurtayı meydana getirmek için birleşir, ve o döllenmiş yumurta bir totipotent kök hücresidir. Hattâ yumurtayla spermin birleşiminden sonraki dört gün boyunca hücre bölünmesiyle meydana gelen hücrelerin çoğu da totipotenttir.

    İkincisi pluripotent kök hücreleri. 2012 Nobel Ödülü’nün gözlerini çevirdiği hücreler işte bunlar. Pluripotent kök hücreleri bölündükçe insan bedenindeki her hücreye dönüşebilir, ama embriyoyu destekleyen plasenta ve göbek bağı gibi yapıların hücreleri hariç. Yani pluripotent kök hücreleri kendi başlarına bir insan meydana getiremez. Ama yine de sinir hücresi, kan damarı hücresi ve benzeri birkaç yüz hücre çeşidini meydana getirebilirler.

    Üçüncü sıradaki multipotent kök hücrelerinin ise o kadar potansiyeli yok. Multipotent kök hücreleri, kaynaklandıkları organın hücrelerine dönüşebilir ya da farklılaşabilir. Yani bir kan multipotent kök hücresi her türden kan hücresine dönüşebilir, ama bir beyin veya deri hücresine dönüşemez.

    Bir kademe aşağıya gidince oligopotent kök hücrelerine geliyoruz. Bunlar birkaç hücre türüne dönüşebilir. Mesela bir damar kök hücresi, bağırsağınızdaki veya damar çeperinizdeki bir düz kas hücresine dönüşebilir.

    Son olarak, beşinci sırada ünipotent kök hücresi var ki bunlar yalnızca bir tür hücreye dönüşebilir — sanıyoruz. Sanıyoruz, ama varlıklarından yüzde yüz emin değiliz.

    Henüz rahme gömülmemiş embriyoda muhakkak kök hücresi bulabiliriz. — Bunlara “embriyonik kök hücreleri” deniyor. Ama maalesef mevcut teknolojimizle bu kök hücrelerini almak embriyonun ölümüne sebep oluyor.

    Kök hücrelerini bebeğin doğumundan hemen sonra göbek bağında da bulabiliriz. Bebek büyüdüğü zaman bu hücrelerin ona faydası olur, ama birkaç saatten daha yaşlı olan biz diğerlerine olmaz, ve ayrıca eğer mutasyonu varsa, hücrelerin sahibi olan o bebeğe bile faydası olmaz.

    Fakat bir bakıyoruz ki, biz erişkinlerde de birkaç noktada kök hücreleri var. Bunlara da “erişkin kök hücreleri” deniyor. Bunlar vücuttaki bazı dokuların bakım-onarım işlerinde kullanılıyor. Bu hücreleri kemik iliğinde, yağ dokusunda, beyinde ve hattâ 8-10 yaşındaki bir çocuğun çenesindeki üçüncü azı dişinin gelişen tomurcuğunda bulabiliyoruz. Bu kök hücreleri diş yapmakla kalmıyor, 29 başka hücre çeşidini de meydana getirebiliyor.

    Kemik iliğindeki erişkin kök hücrelerini karaciğer sirozu, kalp yetmezliği ve omurilik hasarı gibi birkaç hastalığın tedavisinde kullanabiliyoruz. Fakat kök hücrelerini kemik iliğinden elde etmek sancılı bir işlem olduğu gibi, yaş ilerledikçe sayıları düşen kök hücreleri elde etmek giderek güçleşiyor. Üstelik bu hücreler yalnızca sınırlı bir hastalık dizisini tedavi edebiliyor, ne yazık ki çok da başarıyla değil.

    Maalesef çoğu erişken kök hücresi multipotent.
    30 December 2012, 10:40 pm
  • 7 minutes 32 seconds
    04: UZUN YAŞAMIN GERÇEĞİ: KANSER
    Konu kanser olduğunda, Joe Jackson’un şarkısı pek umut vermiyor: "Everything gives you cancer", yani, "Her şey sizi kanser yapar". Doğru, kanser oranları geçtiğimiz yüzyıl içerisinde üç kat artmış olabilir, ama acaba gerçekten her şey sizi kanser yapar mı? Hayır, sadece artık daha uzun yaşadığımız için böyle.





    2012’de, Yeni İngiltere Tıp Dergisi (New England Journal of Medicine: Yeni İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri’nin kuzeydoğu köşesini içine alan altı eyalete verilen isimdir) iki yüzüncü doğum gününü kutladı. Geçen iki yüzyıl boyunca, bizi etkileyen hastalıkların doğası aşırı derecede değişti.

    “Hastalık” kavramı karmaşıktır. Bir hastalığı tanımlayanların sadece doktorlar ve hastalar olmadığının farkına varmak önemlidir.  Dr. Jones ve meslektaşlarının Yeni İngiltere Tıp Dergisi’nde yazdıkları gibi:  “Hastalıkları moleküler bazda değerlendirmek mümkün değildir.” Bir başka deyişle, hastalıklar bundan daha çetrefilli.

    Hastalıklar, toplumu şekillendiren sosyal, ekonomik ve politik süreçlerle tanımlanır. Bu yüzden farklı zamanlarda farklı toplumlar tarafından az sonra sayacaklarım hastalık olarak tanımlanmış -veya tanımlanmamıştır-: Homoseksüellik, alkol bağımlılığı, mastürbasyon, kronik yorgunluk sendromu ve çalışma ortamı şartlarından kaynaklı “hasta bina sendromu”.

    Bir bakıma kimin hangi hastalığı kaptığı, toplumun zenginlik ve güç yapılarını ortaya koyar. Bir bakıma, yoksulluk bir hastalıktır.

    1812 yılında, insanlar “ateşli silah yaralanmaları”, “soğuk su içme”, “kangren”, “diş çıkarma” ve hatta “gülle tarafından ıskalanma” gibi sebeplerden ötürü ölüyorlardı. Antibiyotikten önceki zamanlarda, birçok ölümcül bulaşıcı hastalık mevcuttu – bunlardan biri de lekelihumma adı verilen, ne leke ne de humma yaratan hastalıktı.

    Bir yüzyıl sonra (1900), hastalık kalıpları tekrar değişti. Tüberküloz ve zatürre, bugün kanser ve kalp hastalıklarının öldürdüğünden neredeyse daha fazla insan öldürdü— yılda her 100.000 kişi için yaklaşık 200 ölüm.

    Bir yüzyıl daha sonra (2010), çok daha başka bir hastalık kalıbı bizi öldürmeye başladı.

    ABD’de çok şaşırtıcı bir şey tespit edildi: “Daha önceleri sabit şekilde artan ortalama yaşam süreleri durağanlaştı ve hatta tersine yönde seyretmeye başladı”. Eğer bu bariz değişim gerçekse, ABD’de şimdiki nesil, ebeveynlerinden daha az yaşam süresine sahip ilk nesil olacak.

    “Eğer yeteri kadar uzun yaşarsak, eninde sonunda hepimiz kansere yakalanırız.” (Kaynak: Fr. Dougal McGuire)
    1900’le 2010 arasında yaşanan ilk değişim yıllık toplam ölüm oranlarının düşmüş olması —geçmişte her 100.000 kişiden 1.100 kişi ölürken, bu sayı bugün 600’e düştü.
    İkinci değişim kalp hastalıklarında yüzde 50 oranındaki artış. Bu, kısmen Batı ülkelerinde aşırı yemeye bağlı olan obezite salgınıyla, kısmen de spor eksikliğiyle ilintili. ABD’de halkın yüzde 36'sı obez ve yüzde 70’i aşırı kilolu. Bugünlerde yaptığımız işler, fiziksel egzersiz içermeyen, sadece oturup kafa yorduğumuz tarzda işler.

    Üçüncü değişim, daha önceleri zatürre, grip, tüberküloz, mide ve bağırsak hastalıkları gibi sebeplerle yaşanan ölümlerdeki düşüş. Aşılanma çiçek hastalığını yok etti, belki yakında çocuk felcini de bitirecek.

    Dördüncü değişim artık kadınların erkeklerden daha uzun yaşaması. Bir yanda doğum öncesi bakım ve kadın doğum ameliyatlarında büyük değişimler yaşandı. Diğer yanda, A.B.D.’de 1960’larda yükselen kalp hastalıkları kadınlardan çok erkekleri etkiledi.

    Beşinci değişim ise kansere bağlı ölümlerin üç katına çıkması.

    İşte bu noktada işler karışıyor. Kanser vakalarının yüzde beş ile onu genetik sebeplerden kaynaklanıyor. Kalan yüzde 90-95’i çevresel faktörlerden kaynaklanıyor — yeme biçimi ve obezite (yüzde 30-35), tütün (yüzde 25-30), enfeksiyonlar (yüzde 15-20),
    23 December 2012, 10:01 pm
  • More Episodes? Get the App
© MoonFM 2024. All rights reserved.